BEDENİMİZE RUH VEREN KİMLİK

Biz kimiz, Kime aidiz, Nerden beslenip nereye akarız… Gözlerimizle nereye bakarız… Diye sormamız lazım kendimize… Bize biçilen rolleri biz mi seçtik… Bize anlatılanları bizim atalarımız mı anlattı… Yoksa masal tadında bir hayatın kahramanı olmak bize daha mı hoş geliyor?

Evet, bütün bunların cevabını verdiğimiz noktadan başlatırız biz olma ve kimliğimizi bilme bilincini.

Bir Müslümanın kimliği de Yüce Kitabımızın düsturlarıyla köklenen Hazreti Peygamber(S.A.V)’ in uygulamalarıyla can bulan desenler bütünüdür. Onu yaşam tarzıyla, hayata bakışıyla, ahlaki unsurlarıyla diğer insanlardan ayıran farklılıklar bütünüdür.

‘’Moolof’a göre: Bir insanın kimliği başına buyruk aidiyetlerin birbirine eklenmeleri demek değildir. Kimlik bir yamalı bohça da değildir. Gergin bir tuval üzerine çizilen desendir. Tek bir aidiyete dokunulmaya görsün, sarsılan bütün bir kişilik olacaktır.’’

Maide Suresi 3. Ayet-i Kerime’de de Yüce Rabbimiz : ‘’Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslamiyet’i beğendim.’’ buyurmak suretiyle bizim yaşam tarzımızın özü olacak renkler ve desenlerle ‘’İslam’’ kimliğinin bizim olduğunu ilan eder.

Bu nedenledir ki Hz. Peygamber (S.A.V) ve ümmeti inancı, ahlaki değerleri, yaşam tarzıyla kendilerinden farklı olan Mekke şehrinde artık nefes alamaz hale gelince ve İslami kimliği göğüslerinde şerefle taşımak arzusuyla Mekke’den Medine’ye hicret etmişlerdir. Müslümanların şiarını göğe yükselten beldeler inşa etmek aşkıyla önce Mekke’de savaş vermiş daha sonra Medine’de pek çok farklı gruba karşı kendi aidiyetlerini koruma ve Müslüman adını yüceltme uğruna çetin mücadelelere girişmişlerdir. Biz ise zaman zaman mücadele etmek şöyle dursun kendi aidiyetimizi simgeleyen değerleri seve seve başkalarının kucağına terk etmekteyiz.

Atalarımız; geçtikleri yerlere, şehirlere İslam’ın şiarı olan minareleri ve asırlar sonra da olsa sonraki nesillerin gözünden ve gönlünden silinmeyecek izleri olsun diye ‘’çil, çil kubbeleri’’ toprağa serpmişlerdir. Biz bize ait olan bir şehre baktığımızda siluetinde gökleri tevhit adına selamlayan minareleri, şehrin kalbini ısıtan camileri, şehitlerin kanından rengini emanet alan al bayrağın ahengini görürüz. Camilerin bağrından kopup gelen ezan sesleriyle günde beş vakit kimliğimizin şahidi oluruz.

Peki, Müslüman bireylerin kimliği hangi tezgâhta, hangi desenlerle dokunur?

Sorarım kendime: benim köklerim nerden beslenir; benim dallarım nereye uzanır; ya da benim dallarımı kim kırar?

Cevap gelir ötelerden: Adın doğduğunda ‘’Bismillah’’ ile konur ; ‘’Allah’u Ekber’’ fıtratına dokunur. Ve son nefesinde de ‘’Müslüman ümmetinden diye ‘’sana ümmet şahit olur. Bilirsen ve de unutmazsan, Müslüman şahsiyeti girdiği bedenin bir ömür ruhu olur.

Fakat kimliğini unutan ve aidiyetiyle bağlarını koparmaya çalışan bir nefes yanağımıza dokunur bazen ve değerlerimizi tatlı bir edayla küçük göstermeye çalışır. Sahip olduğumuz fikirleri, ahlaki değerlerimizi modası geçmiş bulur ve buruşturup elimize atar farkına varmadan. Bazen kendimizden utanırız neden utandığımızı bile bilmeden. Bu noksanlığı noksanlık seviyesine bile çakamamış örtülerle kapatmaya çalışırız. Farkına bile varmadan inanç ve fikir alanında mümbit bir arazi olan şanlı geçmişimize sırtımızı döneriz. Bir de bakarız ki kendimize üzerimize giydirilenler yamalı bohçadan ibaret olan acayiplikler manzumesidir.

Zira ‘’Başkalarına benzemeye çalışarak benliğimizin dörtte üçünü kaybetmişizdir.’’

Hâlbuki Hazreti Peygamber (S.A.V) : ‘’Kim bir topluluğa benzemeye çalışırsa o da onlardandır.’’ Buyurmak suretiyle bu hakikati bize emanet etmiştir.

Peki, neden kendimiz olmamak bizim için risk oluşturur.  Çünkü giyimde, kuşamda, sözde, işteki benzeşmeler kalplere tesir ederek sevgi saygı doğurmakta; bizi yavaş yavaş biz olmaktan başkaları gibi olmaya çağırmaktadır.

Ve soruyorum hepimize: Kendi köklerini kendi eliyle kesen bir insanın köklerinden beslenmesi nasıl mümkün olacaktır?

Ve kökünü kaybeden insan hangi iklimde hayat bulacaktır?

YORUM EKLE
Sağlık Haberleri